Biz düzenli olarak İtalya’dan 3-4 yiyorduk zaten bugün de öyle bir şey oldu.
Başımızdaki adam Pierre Loti’den esinleşmişçesine doğu medeniyetlerine has bıçkınlığımıza ara sıra okkalı bir tokat indiriyor.
Ben size dün akşam ne olduğunu söyleyeyim mi?
Türkiye, İtalya karşısında maçın daha başında havlu attı.
3-0’dan sonra saldırı, sonra boşalan alan
Yarım saat olmadan üç gol yemişsin, böyle bir maçta devre arasında ne yaparsın? Artık hesap kitap yapacak hâlin kalmamıştır. Çıkarsın, saldırırsın. Bir gol bulmaya çalışırsın. Çünkü 3-0 ile 3-1 arasında yalnızca bir gol yoktur, maçın yeniden oynanabilir hâle gelebilmesi vardır. Taraftarın ayağa kalkması vardır. Rakibin ilk defa “Acaba?” demesi vardır.
Türkiye ikinci yarıya böyle başladı ve golü de buldu. Buraya kadar güzel. Fakat ben o golden sonra ne olduğuna bakmak istiyorum, izninizle...
Türkiye ikinci golü ararken yeniden eksik yakalandı ve maç 4-1 oldu. İşte benim Montella’nın takımında bir süredir gördüğüm problem tam burada. Zaten başka çaren yok. Fakat bu riski nasıl aldığın önemli. Bir gol attığında bütün takımın gözü dönüyor, ikinci gol için ileri koşuyor ve arkada rakibin kullanabileceği koca bir alan bırakıyorsan sen bu futbolu 10 dakika oynarsın, belki 15 dakika. Ama bir maçın tamamını böyle oynayamazsın. Hele İtalya gibi topu kaptığı anda ne yapacağını bilen bir takıma karşı hiç oynayamazsın.
O yüzden ikinci yarının başındaki birkaç dakikayı alıp “Türkiye aslında isterse böyle oynayabiliyor” demiyorum. Hayır. Türkiye saldırabiliyor. Zaten bu kadroda saldırabilecek oyuncu var. Mesele o saldırıyı sürdürebilmek. Mesele, rakip topu kazandığı anda ne olacağını da önceden bilmek.
Senin hücumun, top rakipteyken de devam eden bir organizasyon olmak zorunda. Yoksa beş kişi ileri koşup topu kaybettiğinde arkadaki üç kişiye “Hadi bakalım, şimdi siz halledin” demek hücum futbolu olmuyor.
Seviye yükselince saklanan açılar
Montella’nın Türkiye’si daha düşük seviyedeki rakiplere karşı bunu daha kolay saklayabiliyordu. Uluslar Ligi’nin daha aşağı seviyelerinde karşındaki takımın ne yapacağı aşağı yukarı belliydi. Gerektiğinde topu ona bırakıyordun, gerektiğinde oyunu eline alıyordun. Rakip geçiş arıyorsa biraz daha temkinli duruyordun, kapanıyorsa üzerine gidiyordun. Bunun bir dengesi vardı. Fakat seviye yükseldikçe futbol da değişiyor. Karşındaki takım yalnızca senden daha iyi oyunculardan oluşmuyor, aynı maç içerisinde senden daha fazla çözümü olan bir takım hâline geliyor. Bir bakıyorsun geçiş oynuyor, iki dakika sonra sete dönüyor. Kanattan başladığı hücumu merkezden bitiriyor. Sen bir şeye önlem alana kadar başka bir şey yapıyor.
Bence Montella’nın asıl sınavı burada başladı. Çünkü onun kafasında bir oyun var. Bunu artık saklamıyor da zaten. O oyunu oynayacağına inandığı belirli oyuncular var, belirli roller var, belirli bir düzen var. Bir oyuncu kulübünde çok formda olabilir, yükselişe geçmiş olabilir, milli takımda bir şansı hak etmiş olabilir... Bütün bu parametreler Montella’nın hesabında ikinci sırada kalabiliyor. Önce sistem geliyor. Sonra o sisteme uygun oyuncu aranıyor.
Ben burada duruyorum.
Niye senin kafanda bu kadar kesin bir oyun var?
Araçlar amaç olunca
Bakın, teknik direktörün elbette bir fikri olacak. Antrenman yöntemi olacak, hücum setleri olacak, savunma prensipleri olacak. Bunların olmaması zaten mümkün değil. Fakat bunların hepsi araçtır. Amaç değildir. Elindeki takım başka bir şey istiyorsa değişeceksin. Bir hafta önce yaptığın şey bu hafta işlemiyorsa vazgeçeceksin. Bir oyuncuyu çok seviyorsun ama rakibin karşısında o oyuncunun özellikleri sana problem çıkarıyorsa oynatmayacaksın. Teknik direktörlük biraz da budur zaten. Sahaya bir kitap koyup oyunculara “Ben bunu yazdım, siz de okuyun” demek değildir.
Ben senin gece yatmadan önce kurduğun futbol fantezilerini sahada izlemek zorunda değilim.
Çünkü bugün futbolda teknik direktörü gereğinden fazla büyüttük. Guardiola ile birlikte bu iş çığırından çıktı. Her hocanın bir “oyunu” olacak. Kulüp o oyuna göre kurulacak. Oyuncular alınacak, oyuncular gönderilecek, iki yıl beklenecek, üç yıl beklenecek. Sonra bir gün sistem oturacak ve herkes mutlu olacak. İyi de herkes Manchester City değil. Herkesin her yaz yüz milyonlarca avro harcama imkânı yok. Hele milli takımın hiç yok. Orada transfer de yapamıyorsun. Elinde kim varsa o.
Guardiola’nın Barcelona’da oynattığı futbol o Barcelona için doğru futboldu. Çünkü elinde Xavi vardı, Iniesta vardı, Busquets vardı, Messi vardı. Birbirini yıllardır tanıyan, aynı futbol dilinden gelen oyuncular vardı. Aynı şeyi başka yerde kurmaya çalıştığında bunun ne kadar zor olduğunu Bayern’de gördük. City’de ise ona olağanüstü geniş bir alan açıldı. İstediği oyuncu alındı, istemediği gönderildi, kadro tekrar tekrar kuruldu. Böyle bir imkân varsa elbette kendi futbol laboratuvarınızı kurabilirsiniz. Fakat bu imkânı bütün teknik direktörlüğün ölçüsü hâline getiremeyiz.
Milli takımda marifet: bugün ne oynayabilirim?
Milli takım ise bambaşka. Sen oyuncuyu seçiyorsun ama oyuncuyu yetiştirmiyorsun. Onu kulübünden alıyorsun, birkaç gün çalıştırıyorsun, maça çıkarıyorsun ve sonra geri gönderiyorsun. Dolayısıyla burada teknik direktörün marifeti “Benim oyunum bu” diyebilmek değildir. Elindeki malzemeye bakıp “Bu çocuklarla bugün ne oynayabilirim?” diyebilmektir.
Rakip değiştiğinde cevabın da değişecek. Fransa’ya karşı başka, İtalya’ya karşı başka, Estonya’ya karşı başka şeyler gerekebilir. Bunda utanılacak bir şey yok. Tam tersine, bana göre teknik direktörlüğün kendisi burada başlıyor.
Bizde ise son yıllarda “oyun kültürü” diye tuhaf bir dokunulmaz alan oluştu. Kötü sonuç alıyorsun, “Bir oyun yerleştiriyoruz.” Üç maç kötü gidiyor, “Süreç.” Beş maç kötü gidiyor, “Bu takımın zamana ihtiyacı var.” Arkadaş, futbolun zamanı da sonsuz değil. Kötü sonuç alırsan gidersin. Hele milli takımda üç yıl sonra oynanacak mükemmel futbolun garantisini kim verebilir? O üç yıl içerisinde oyuncular değişiyor, formlar değişiyor, rakipler değişiyor. Senin bugün kafanda kurduğun şey üç yıl sonra zaten eskiyebilir.
Kenarda Fatih Terim, sahada aynı düzen
İtalya maçının kenarında bir de Fatih Terim vardı. İlk gol yeniyor, sahada ciddi bir yerleşim problemi var ve ekrandan “Olur böyle şeyler, devam” havası geliyor. Teknik direktör oyuncusuna bunu söyler, anlarım. Çünkü oyuncuyu maçın içinde tutmak zorundadır. Ama yorumcu orada başka bir iş yapıyor. Ben ondan “Olur” demesini değil niye olduğunu anlatmasını bekliyorum.
Bir de doğrusu şu var: Fatih Terim bu düzenin dışından gelmiş bir insan değil. Türk futbolunun son otuz-kırk yılını konuşurken onun adını çıkardığınızda büyük bir boşluk kalır. Dolayısıyla bugün ekrana çıkıp bu düzeni sanki dışarıdan seyrediyormuş gibi yorumlaması bana biraz 90’lı yıllarda televizyona çıkıp devleti şikâyet eden devlet memurlarını hatırlatıyor. Sen de bu hikâyenin içindesin. Hatta önemli aktörlerinden birisin. Bunu unutmadan konuşmak gerekir. Bu yaştan sonra da hiç başka şeylere heveslenmesin, efendilerin desteğini alsa esas efendilerin desteğini alamaz.
Montella için de aynı şeyi başka taraftan söylüyorum. “Biz C Ligi’nden geldik, şimdi A seviyesine alışıyoruz” açıklaması bana yetmiyor. Türk lirası gibiyiz zaten. Dibi gördük, gidecek başka yerimiz yok. Buraya kadar getirmiş olman, bundan sonra da aynı yolun doğru olduğu anlamına gelmez. Bazen seni bir yere getiren yöntem, bir sonraki seviyede önüne duvar olarak çıkar. Teknik direktörün işi o duvara bakıp “Biraz daha aynı şeyi yapalım” demek değil başka bir kapı aramaktır.
Yetenek sisteme değil, sistem yeteneğe
İtalya maçında benim gördüğüm şey buydu. Türkiye’nin futbolcu problemi olduğunu düşünmüyorum. Bu takımın ciddi bir yeteneği var. Fakat o yetenek zaman zaman teknik direktörün kafasındaki oyuna hizmet etmek zorunda bırakılıyor. Ben tersini görmek istiyorum. Teknik direktör, elindeki yeteneğe hizmet etsin.
Çünkü milli takım Montella’nın takımı değil.
Türkiye’nin takımı.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.